Anahtar Kelimeler: Yedi renkli çekişiyor
1

EGE İHRACATININ DUAYENLERİNDEN MEHMET FUAT TERCİ VEFAT ETTİ

2

HİLMİ ARDA SON YOLCUĞUNA UĞURLANDI

3

Teoman ailesinin acı günü!

4

Sokakta Yaşayan Kimsesizlere Yardım Eli

5

Menemenspor´u Şampiyon Yapan Eski Başkan Aydın Şahin Son Yolculuğuna Uğurlandı

6

Yedi renkli göl de can çekişiyor

7

Bol sürprizli yeni yıl pazarı

İlginizi Çekebilir


Yedi renkli göl de can çekişiyor

Yedi renkli göl de can çekişiyor: yok olan yalnızca Eğirdir Gölü değil, geçmişimiz ve geleceğimiz; yok olan biziz!

/resimler/2019-12/17/2200583305604.jpg

Ben baba tarafından Isparta-Eğirdirliyim. Baba ve anne mesleği öğretmenlik olunca, onlar emekli olana dek hiç yerleşik olarak Eğirdir´de oturulmadı. Ama her yaz, tatil olur olmaz Eğirdir´in yolunu tutardık. Baba tarafımdan tüm akrabalar orada yerleşikti. Bir biz Konya´dan Eğirdir´e giderdik. Eğirdir´in tarihi mahallesi olan Kale Mahallesi´ndeki rahmetli babaannemin oturduğu, geleneksel Eğirdir evi olarak inşa edilmiş, iki katlı ahşap ev ağırlardı bizi. Kale Mahallesi, göle doğru bir burun yaparak uzanan, kimi yerlerde ortadan kalkmış olmasına karşın, izleri hâlâ görülebilen kale duvar kalıntıları ile çevrelenen bir yerleşimdi. Benim çocukluğumda göl, tüm Kale Mahallesi´ni çepeçevre sardığı için Kale Kapısı, mahalleden çıkış geçidi olarak kullanılmaktaydı. Kalelilerin ?Eğirdir? olarak dillendirdikleri çarşı merkezine (aslında tüm Eğirdirliler ilçenin hangi mahallesinde yaşıyor olurlarsa olsunlar Çarşı-Merkezi ?Eğirdir´ olarak dillendirirler ve ?Eğirdir´e gidiyoruz´ derler) ve dolayısıyla diğer bölgelerine ulaşabilmenin tek yolu, mahallenin çıkışındaki Kale Kapısı´ndan geçmekti. Biraz akşam karanlığına kalmışsam eve dönmek için, çocuk hayal dünyamın yaratıcılığında, iç ürpertileriyle ne korkutucu hikâyeler yazıverirdim o aydınlatması olmayan karanlık dehlizin altından geçerken. O kısacık mesafede, benim ürkütücü masal kahramanlarımın her biri nasıl da çoğalır, üstüme üstüme gelirlerdi. Gözlerimi kapatırdım görmeyeyim diye ve koşardım çabucak bitsin diye,  nefes nefese kalırdım. Kale Kapısı´nın altından geçtiğim anda rahatlardım. Güvencedeyim, Kale evlerini görüyorum; canavarlar, mezarlarından çıkan hayaletler bana hiçbir şey yapamaz artık.  Korktuğumu da kimselere belli etmezdim. Çocukluk işte!

Yıllar içerisinde Kale Mahallesi´ne, göle, Eğirdir´e yönelik gözlemlerim, odaklandıklarım, hissettiklerim zenginleşmeye başladı doğal olarak. O daracık sokaklarda, dip dibe, karşı karşıya yapılmış ahşap evlerin dış duvarlarını yalayan gölün ahenkli dalga seslerine, Kale Mahallesi kadınlarının her birinin evlerindeki dokuma tezgâhlarından yükselen o muhteşem ?kerkit orkestrası´nın yaptığı müziğin karıştığı gün doğumlarına uyanmak.

Çamaşırların gölde yıkanışına, suyun külle buluşarak tüm pislikleri temizleyişine tanıklık etmek. Kale Mahallesi´nin, Aşağı Mahalle diye adlandırılan bölgesinde, kara bitiminin gölle buluştuğu kayalık bölgede, kadınlar tarafından ortaklaşa kullanılan bir ?hayrat´ vardı. Mahallenin kadınları, gölden yararlanarak çamaşırlarını orada yıkardı. Odununu, kazanlarını götürür, gölden aldıkları suyu ısıtırlar, çamaşır yıkarlar, sonra da kendileri yıkanırlardı. Çamaşır yıkandığını hayrata gitmeseniz bile bilirdiniz; mahalleye yayılan yanmış odun, kül kokusundan ve çamaşırların temizlensin diye dövüldüğü tokuç seslerinden?

 

Hayrat tarafından göle doğru bakıldığında, gölün ortasındaymış gibi görünen iki kara parçası çarpardı göze; Can Ada ve Yeşil Ada. Hep uzaktan gördüğüm, ama kayıksız asla ulaşılmadığı için nasıl bir yer olduğunu, orada yaşayan insanları (çünkü başka bir dünyadan gelmişler gibi Adalılar diye adlandırılırlardı Eğirdirliler tarafından) ?define adası? gibi merak ettiğim bu kara parçalarına ilk kayık yolculuğum? Adalara, hayrat tarafına yanaşan kayıklarla gidilirdi. Ne büyük macera olurdu kayığın içeriye doğru kıvrımlanan ve dalgalar vurdukça yankılama sesleri çıkaran kayalıklara yaklaşması, bizlerin uygun zamanı bekleyip, dikkatle dengemizi sağlamaya çalışarak kayığa atlama çabalarımız?

Yemek sonraları da ayrı bir şenlikti. Yemekten sonra arta kalan kırıntı ekmekler sofra bezi ile birlikte büyükler tarafından ellerimize tutuşturulur, evin önündeki boş arsadan balıklar yesin diye göle serpmemiz istenirdi. Sofra bezini yukarıdan göle çırptığımda, gölün üzerinde birden bire yüzlerce halka oluşurdu. İrili ufaklı yüzlerce balığın yem kapmaya çalışırken gölün yüzeyinde oluşturduğu halkalar. Bu hareketlilik bitinceye kadar bulunduğum yükseklikten aşağıya göle bakmayı bırakmazdım.

Yetmişli yılların sonları. Ben lise ikinci sınıftan son sınıfa geçtim. Yaz tatilinde Eğirdir´deyiz yine. Göl suları çekilmeye başladığı için kayıkla gittiğimiz adalara, Kale Mahallesi´nden yürüyerek gidilebilecek çakıllı bir yol çıkmıştı ortaya. Artık adalara kayıkla değil, ayaklarımız kimi zaman sulara batsa da yürüyerek gidebiliyorduk.

 

Sonra ne mi oldu?

Eğirdir´den başlayarak, Kale Mahallesi´nin etrafını çeviren dolgu yol yapıldı. Mahalle ile adalar arasında ortaya çıkan yolun üzeri de genişletilerek asfaltlandı. Artık Kale Mahallesi´ni göl değil, dolgu yol çevreliyordu. Eğirdir merkezden adalara arabalarla, bisikletlerle ve yürüyerek gidiliyordu. Bu ilk başlarda bir kolaylık gibi görünse de, gölün can çekişmeye başlamasının ilk göstergeleriydi.

İzleyen yıllarda Eğirdir Gölü ve çevresinde, bu vurgun ve talan düzeninin yıkıcı etkileri giderek arttı. Türkiye´nin en büyük ikinci tatlı su gölü olan, içme suyu kaynağı niteliğindeki Eğirdir Gölü, hatalı uygulamalar yüzünden kirlilikle boğuşmaya başladı, kurumaya yüz tuttu.

Milyonlarca yıllık geçmişe sahip olan gölün ekolojik yapısı, müdahalelerle tahribata uğratıldı. Bilim dışı, bilinçsizce yapılan balıklandırma, göldeki doğal canlı çeşitliliğini yok etti. Rant uğruna göl kıyı ihlalleri yapıldı.  Gölden içme suyu kullanımının dışında aşırı oranda su çekildi. Gölün su kaynaklarının, gölü besleyen derelerin büyük bir kısmının, yağmur-kar yağışlarının oluşturduğu yüzey sularının önüne baraj ve göletler yapılarak bu suların göle ulaşması olanaksız hale getirildi. Tarım, sanayi ve evsel atıkların fütursuzca göle bırakılması, gölün bir atık alanı olarak kullanılması gölde ağır metallerin birikmesine, kimyasal ve biyolojik kirliliğin ve gölün dip çamurunun giderek artmasına yol açtı (http://www.medya32.com/isparta/egirdir-golu-nun-bu-hale-gelisinin-temel-nedeni-insan-13860h.html).

Bu konuda önemli bilimsel çalışmaları ve çabaları bulunan Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) emekli öğretim üyesi, Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, (TTKD) Göller Bölgesi Sorumlusu Dr. Erol Kesici´nin basında da yer alan tespitlerinden bazı satırbaşları:

?Eğirdir Gölü´nün milyonlarca yıllık jeolojik geçmişe sahip doğal bir göl olduğu, stratejik amaçlı içme suyu kaynağı olduğu;

?Nasıl bir canlı türü suyunu kaybetmeye başlayınca yaşamı tehlikeye girerse, göllerin su seviyelerindeki kayıpların da onların yok olmasına neden olduğu;

?Gölün kıyıdan çok uzaklaştığı, 10 yıl önce 520 kilometrekare yüzey alanına sahip olan gölün yüzey alanlarının geçen yıl 448, bu yıl ise 436 kilometrekareye düşerek, göl aynasının giderek küçülmekte ve kıyı alanlarının genişlemekte olduğu;

? 84 kilometrekareye yakın kuruyan, genişleyen kıyı alanlarının da yapı ve meyve bahçeleriyle işgal edilmekte olduğu;

?Önceki yıllarda ortalama 16 metre olan gölün su seviyesinin son 10 yıldaki aşırı kayıpla bugün ortalama 6 metreye kadar düştüğü; Bunun temel nedeninin, gölün su bütçesi korunmadan kanallar, pompaj ve yüzey akışıyla aşırı oranda su alımları olduğu;

?Gölü besleyen su kaynakları üzerine 30´dan fazla gölet yapılmasıyla gölün beslenmesinin engellendiği;

?Yıllardır ülkemizin en büyük tatlı su hacmine sahip olan ve stratejik önemli 1´inci derecede içme suyu kaynağı olan Eğirdir Gölü´nün kuruma periyoduna girdiği;

?Yetkililerin gölün kurumasıyla ilgili sebep olarak buharlaşmayı gösterdiği, ancak kendisinin bu açıklamalara katılmadığı;

?Gölde yıllardır buharlaşma olduğu, seviye azaldıkça buharlaşmanın arttığı, bu tür kuraklığın daha fazlasının, daha önceki yıllarda da yaşandığı, fakat o günlerde gölün doğal yapısına müdahalenin yok denecek kadar az olduğu;

?Günümüzde gölü besleyen dere, çay ve yüzey sularının önüne çok sayıda gölet-baraj yapımı ve HES´lere su verilmesi nedeniyle, beslenmesi için gerekli suyun göle ulaşamadığı;

?1983 yılından bu yana Eğirdir Gölü ile ilgili çıkarılan İçme Kullanma Yönetmelikleri ile Çevre Kanunun ve 2012 yılında özel olarak çıkarılan EĞİRDİR GÖLÜ ÖZEL HÜKÜMLERİ gibi koruyucu yasa ve yönetmeliklerin hiçe sayıldığı;

?SDÜ-TÜBİTAK projesi raporunda azot, fosfor miktarının çok yüksek, normalde 10 mikrogramlitre olması gereken arsenik miktarının da 12 mikrogramlitre, yeraltı su kaynaklarında ise 24,1 mikrogramlitre ölçüldüğü, bu değerlerle suyun ?Çok Kirlenmiş Su´ sınıflandırmasında yer aldığı;

?İçme suyu olarak kullanımının tehlikeli olduğu;

?Tüm öneri ve uyarılara rağmen yerel yönetimler, su yönetimi ve Eğirdir Kaymakamlığının ?Telaşa gerek yok, bu yıl yağışlar bol olacak ve göl eski su seviyesine kavuşacak´ şeklinde açıklamasından başka önlem alınmadığı;

?Eğirdir Gölü´nde en dip seviyedeki rakımın ortalama 911 metre olduğu, şu an suyun en yüksek seviyesindeki rakımın ise 916 metrenin biraz üstünde olduğu;

?Devlet Su İşlerinin, göl için 916 metre rakımı kritik eşik olarak belirlediği,  bu durumda gölden bir damla dahi su alınmaması gerektiği;

?Tarım ilaçlarının gölü kirlettiği, bölgede iyi tarım ve organik tarım uygulamalarına geçilmesi gerektiği;

?Eğirdir Gölü´nü korumanın ve kullanımının ulusal güvenlik konusu olduğu, gölün korunmasının devlet politikası haline gelmesi gerektiği;

?Su yönetiminin bilimsel-teknolojik bilinenlerle yönetilmesi gerektiği? (https://www.haberturk.com/video/haber/izle/egirdir-golunun-yuzeyi-10-yilda-84-kilometrekareazaldi/660965?fbclid=IwAR3zgxObAhSrHZffygHsr0qia75iIWBd2Rco_mKjYcqIK-7Fh7dcyal0Cl0https://www.gercekgundem.com/cevre/134663/egirdir-golu-kuruyor-gol-adeta-iflas-etmis).

Tabiî burada, gölü çevreleyen coğrafyanın da taş ve mermer ocakları yoluyla sermayeye peşkeş çekilerek altüst edilmesine, bu durumun bölgenin ikliminde, ekolojik dengesinde değişikliklere yol açmasına, gölü ve çevreyi kirletmesine değinmemek olmaz. Eğirdir´i çevreleyen dağların tepeleri, adeta peynir keser gibi tıraşlanmış durumda. Dağlar, bitki örtüsü yok oluyor bölgeyi çevreleyen. Mermer çıkarılan yerin altı tahribata uğruyor. Patlatmaların, gölü besleyen doğal su kaynakların yönünün değişmesine sebep olduğu belirtiliyor.

Ormanları ve yaylalarıyla ünlü Sütçüler ilçesindeki yüzlerce mermer ocağı, ilçenin canlı yaşamını ve biyolojik zenginliğini yok ediyor. Isparta genelinde verilen mermer ve taş ocağı ruhsatı sayısı 500´e yaklaşmış durumda (http://www.turizmhaberleri.com/haberayrinti.asp?ID=32755).

Sermaye, Parababaları, doymak bilmez kâr hırsı ile azgınca yiyorlar, bitiriyorlar, yok ediyorlar koca koca dağları; siliyorlar yeryüzünden bin yılların mirası olan bitki örtüsünü, barınağı olan nice canlının. Kısacası yaşam kaynaklarımızı, yaşamı yok ediyorlar!

Prof. Dr. Süleyman Altın, bölge ile ilgili yapılan bir toplantıda; ?Doğal dengenin bozulması sonucu önce bitki ve hayvanlarımızın yaşamı, giderek insanların yaşamı da tehlikeye girecektir. Dünyada bir eşi bulunmayan yöremizin ardıç ormanlarının akıbeti, üç kuruşluk mermer ocaklarına heba edilebilir mi??, diye sorguluyor (http://www.turizmhaberleri.com/haberayrinti.asp?ID=32755).

Doğa, hayvan, insan düşmanı AKP´giller´in Orman ve Su İşleri Bakanlığını yapmış olan Veysel Eroğlu, 2013 yılında bazı tesislerin açılış törenine katılmak için gittiği Isparta´da, kendisine bölgedeki yaşam alanlarını tahrip eden taş ocakları sorulduğunda pişkin pişkin ?taş da bir ihtiyaç? yanıtını veriyor.

?Isparta Yukarı Köprüçay Koruma Platformu?ndan yapılan açıklamada ise Bakan Eroğlu´nun taş ocakları hakkındaki değerlendirmelerine tepki gösteriliyor. Platform, Isparta´nın Eğirdir, Sütçüler ve Yalvaç ilçeleri başta olmak üzere Burdur´un birçok ilçesinde son yıllarda birbiri ardına açılan taş ocaklarının Göller Bölgesi´nin yaşam alanlarını tahrip ettiğini dile getiriyor. Eroğlu´nun, ?taş olmazsa inşaat durur? ifadelerinin, ülkenin coğrafyasına nasıl baktığının göstergesi olduğuna işaret edilen açıklamada; ?Sütçüler´in Çandır köyü ve çevresi ile Eğirdir´in Akdoğan köyü ve çevresinde taş ocaklarının yarattığı tahribat dehşet verici boyutlara ulaşmıştır. Bir ürünün ihtiyaç olması o ürünü elde etmek için her yolun mubah görülmesi anlamına gelmez.?, tepkisini veriyor (https://odatv.com/tas-da-bir-ihtiyac-0903131200.html).

Evet, içinde yaşadığımız sömürü düzeninin egemenleri, gerçek hayatın ?gerçek canavarları´, kendi iğrenç çıkarları için tüm yeraltı- kaynaklarını insafsızca talan edip, katlediyorlar. Artık Eğirdir´de, ne ekmek kırıntılarını çırptığımız sular, ne de onları yakalayacak balıklar var. Ayaklarımızı ilk kez suya soktuğumuz, engin sularla bedenimizin ilk kez buluştuğu, ilk kulaçlarımızı attığımız, yüzmeyi ilk öğrendiğimiz göl değil bu göl. Oralar artık kirli, suyun çekildiği çorak topraklar. Hayratı dalgalar dövmüyor artık. Göl ölüyor; bizi büyüten, yalnızca bedenimizi değil, düşünce ve duygu dünyamızı besleyip geliştiren, bizi biz yapan, geçmişimiz ve geleceğimiz, can suyumuz yok oluyor, yok ediliyor. Tıpkı kurutulan, hayâsızca yok edilen diğer can sularımız gibi?

Dürüst, samimi, yurtsever Eğirdirliler ve konu üzerine çalışan bilim insanları çözüm üretmeye çalışıyor, çabalıyor ama hemen her sorunda olduğu gibi iş, etkili bir örgütlü mücadeleye gelip dayanıyor. Tabiî ki yerellerde demokratik kitle örgütleri yoluyla, halk örgütlenmeleri yoluyla kararlı bir mücadele verebilmek, ses getiren eylemlikler yapabilmek çok önemli. Bu nedenle soruna yönelik tavır alan Eğirdir aydınlarının ciddi bir kamuoyu yaratacak eylemlik sürecini örgütleyebilmesi çok önemli; ama sorunu yaratanlarla birliktelikler kurarak değil. Gölün bu hale gelmesinde hangi nedenle olursa olsun payı olanlarla değil.

Öte yandan, hepimiz biliyoruz ki bu sorunların bütüncül çözümü, nihai olarak iktidar meselesine dayanıyor. Sorunun çözümü, ülkemizin, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın yerli-yabancı Parababaları tarafından sömürülmesine, talan edilmesine son verecek; doğaya, çevreye, hayvana, insana dost bir iktidar için örgütlü mücadele vermekten geçiyor. Demokratik Halk İktidarını kurmaktan geçiyor. Böylesi bir iktidar mücadelesi için, halkın gerçek dostu siyasi önderlikle, Halkın Kurtuluş Partisi ile buluşmaktan geçiyor.

Kurtuluş Partisi Programı´ndan:

?Kurtuluş Partisi, insan hayatının sürmesinin, bitkiler ve hayvanlarla birlikte, doğal dengeyi hiç bozmadan mümkün olabileceğini çok iyi bilmektedir. Bunun için doğaya ve diğer canlılara saygılı, onlara zarar vermeyen bir üretimin yapılmasından yanadır. Bunun için ülke içinde gereken önlemleri almaktan çekinmeyecek, insanlık ve doğa düşmanı emperyalist devletlerle mücadeleden de geri durmayacaktır.

?Unutmayalım ki dünyamız, bilim insanlarının öngörülerine göre daha üç milyar yıl biz canlılara ev sahipliği edecektir. Doğanın bu hizmetini yapabilmesi için bizim de onun kanunlarına saygılı olmamız ve onu bir bütün olarak (dağlarıyla, ovalarıyla, ormanlarıyla, nehir, göl ve denizleriyle, bitkileriyle, hayvanlarıyla) canı gönülden sevmemiz gerekir. Partimiz, bu bilince sahiptir ve bu sevgiyi taşımaktadır.

?Dağ, nehir ve şehir adlarından da anlaşılabileceği gibi, ülkemiz, bizden önce, onlarca Antika Medeniyetin, hatta medeniyet öncesi toplumun yaşamış olduğu bir coğrafyaya sahiptir.

?Şehirlerimiz, bu medeniyetlerden bize miras kalan pek çok yapı, tarihi eser ve kalıntıyla doludur. Bunları özenle korumamız, insan ve tabiat olayları tarafından bozulmalarını, yok olmalarını önlememiz gerekmektedir.

?Parababaları, yalnız insana değil Tarihe ve Tabiata da hiç saygı duymamaktadır. Sevgi beslememektedir. Bu sebeple de şehirlerimizin Tarihi dokusunu, yeşil alanlarımızı, kıyılarımızı acımasızca tahrip etmekte, yok etmektedir. Şehirlerimizdeki Tarih varlıklarını kazıyıp, yerlerine iş merkezi, katlı otopark, lüks konutlar yapmaktadır. Namuslu bir bilim insanımız, geçen yıl; ?Konya´da son yirmi yılda yapılan Tarih katliamı, önceki beş yüz yılda yapılana denktir.?, demişti. Diğer şehirlerimizde de hemen hemen aynısı yapılmaktadır.

?Dünyanın en güzel yerleri arasında gösterilen kıyılarımız, yakıp yıkılarak, turistik otellerle, pahalı konutlarla doldurulmaktadır.

?Bu tahribatı, hükümetleriyle, yerel yöneticileriyle Parababalarının emrindeki siyasiler yapmaktadır.

?Oysa bilime göre, şehirlerin Tarihi dokusu korunur, yeni ilaveler, genişletmeler, çevredeki boş araziler üzerine yapılır. Eski ve yeni şehir birbiri üzerine bindirilmez.

?Kıyılarımız, koylarımız, yeşil alanlarımız, göllerimiz, nehirlerimiz ve denizlerimiz de gözümüz gibi korunur. Kirletilmez, bozulmaz.

?Para ve kâr Tanrısına tapınan Parababalarının, bu İnsan, Tarih ve Doğa katliamları onların cibilliyeti iktizasıdır. Torunlarımız bunları lanetle anacaktır.

?Partimizse, Parababalarınınkinin tam tersi bir tutumla, bütün bu konularda sadece bilimin emrettiği şekilde davranacaktır. Yapılması gerekenleri, bedelini umursamaksızın, hızla yerine getirecektir.?

  Prof. Dr. Özler Çakır